Kanal Ege

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gezi Seyahat
  4. »
  5. Tarihin Tenceresinden: Sofranın Kenarına Çekilen Sandalyeler

Tarihin Tenceresinden: Sofranın Kenarına Çekilen Sandalyeler

Kanal Ege Kanal Ege -
7 0

Çırpılı, “Uygarlık tarihi hep egemenin gözünden anlatılır” derken, aslında niyetini baştan açık ediyor: Tencereyi, tarihin kenar süsü olmaktan çıkarıp merkeze almak. Bir kölenin saçlarının arasına saklanan bamya tohumlarından, Kraliçe Viktorya’nın iştahına; muharebe alanına bakan piknik sepetlerinden, Doğu Ekspresi’nin daracık mutfağına; Antik Roma’da arpa lapasını kaşıklayan gladyatörden, toplama kampında gece gece hayali bir sofra kuran aç kadınlara kadar uzanan uzun bir insanlık masalı bu. İmparatorların yanında “Hani bana” diyen, tabağın son ekmeğine uzanan sıradan insanlar da aynı satırda yer alıyor.

Her yazı; başı ve sonu sıkı örülmüş, kendi içinde tamamlanan birer küçük hikâye gibi. “Neler Yedik ama Doymadık…”, “Yemeğe Bahane mi Lazım?”, “Mutfakta Ne Varsa…”, “Yemeğin Kaderini Yazanlar” gibi bölüm başlıkları, daha içindekiler sayfasında okura hem oyunbaz hem merak uyandıran bir ton vaat ediyor. Bu yapı, kitabı baştan sona düz bir “Ders kitabı” gibi değil; elinize alıp canınız hangi konuyu çekiyorsa oradan başlayacağınız bir dergi gibi.

Girişte Vedat Ozan’ın yazdığı sunuş da bu niyeti pekiştiriyor. Ozan, koku–tat–lezzet üçgeninden yola çıkarak, insan denen varlığın karnı doyduktan sonra bile yemeği “Haz için” sürdürmesinden söz ediyor; lezzeti evrimin motorlarından biri olarak okuyor. Ve tam burada Petek Çırpılı’nın yaptığı işi tarif ediyor: Bilgiyi kuru bir envanter olarak değil, anlatının içine yerleştirerek aktarmak. Okur metnin içinde dolaşırken hem gülümsüyor, hem öğreniyor, hem de ara ara kendi tabağına bakıp düşünmek zorunda kalıyor.

Benim için kitabın kalbi, Çırpılı’nın önsözde anlattığı çocukluk sahnesi: Bir torba dolusu midyeyi, kendi biriktirdiği harçlıkla alıp eve koşan küçük bir kız; anneanneyle birlikte temizlenen kabuklar; sabırla doldurulan içler; akşam aileyle birlikte kurulan sofra… Bu sahne, kitabın bütününe yayılan mutfak hafızasının özeti gibi. Yemek, yalnızca bir “tüketim eylemi” değil; yetişkinleşmenin, paylaşmanın, eğitim görmenin de mekânı. Çırpılı’nın Kuzguncuk’taki tarihi evde kurduğu “Kuzine 34” masaları da bu çizginin devamı: Açık mutfakta konuşulan tarih, hazırlanan yemeklerle somutlaşıyor; sonra bu sofralar, sayfalara taşınıyor.

Tarihin Tenceresinden’in en kuvvetli damarlarından biri, kitabın sunduğu “karşı-tarih” imkânı. Çırpılı, güçlü hükümdarların, gösterişli sarayların gölgesinde kalmış hayatları sofradan bakarak görünür kılıyor. Açlıkla terbiye edilen halkların, kuşaktan kuşağa aktarılmayan travmalarını hatırlatıyor. Yardımseverlik ile “yemek hakkı” arasındaki gerilimi, Versailles sarayında bir yanda şatafatlı ziyafetler sürerken diğer yanda açlığa mahkûm edilenleri anlatırken hissediyoruz; toplama kamplarındaki hayali sofralar, savaş meydanındaki kazanlar, sefer mutfakları, pazaryerleri derken, tarihin alt katlarında dolaşıyoruz.

Kitap bir yandan da bugüne doğru eğilen bir vicdan metni. Çırpılı, doğal dengenin bozulmasını, iklim krizini, gıda adaletsizliğini her bölümde yüksek sesle söylemiyor ama özellikle final cümlelerinde okuru nazikçe dürtüyor. Dün kıtlıkla terbiye edilen yığınların bugün nasıl kolayca unutulduğunu, buna karşılık sınırsız tüketimin ne kadar sorgusuz sürdüğünü hatırlatıyor. “Yediğimizin, içtiğimizin nerede ve nasıl bir emekle üretildiğini merak etmek zorundayız,” derken, okurdan istediği şey büyük sistem teorileri değil; kendi mutfağından başlayacak küçük bir yüzleşme.

Bütün bu ağır konulara rağmen metnin dili hiç ağırlaşmıyor. Çırpılı’nın üslubu, hem okur dostu hem edebi: Yer yer mizahı elden bırakmayan, yer yer çocukluk anılarının sıcaklığına yaslanan, tam kıvamında bir anlatı dili var. Bölüm başlıkları bile bu dili ele veriyor: “Bamyaya Ömür Boyu Başarı Ödülü!”, “Boooo-Za! Mırmırık Booo-Za!”, “Sarımsak Savaşa Er Girdi, Mareşal Çıktı”… Bu mizahi eşik, okuru metnin içine çağırırken, sayfalar ilerledikçe arkadan tarihin acı yüzü sessizce beliriyor.

Bazı temaların –açlık, savaş, iktidar gösterileri, tüketim eleştirisi– farklı örneklerle tekrar tekrar geri dönmesi, dikkatli okur için bir süre sonra tanıdık bir ritme dönüşebilir. Fakat ben bu tekrarları bir zayıflık değil, bilinçli bir ısrar olarak okudum: Yazar, aynı yerden defalarca geçerek, gözümüz alışsın diye değil, tam tersine alışmayalım diye uyarıyor sanki. Akademik bir monografi bekleyenler için de küçük bir uyarı eklemek gerekir: Tarihin Tenceresinden dipnotlarla ağırlaşmış bir tez kitabı değil; araştırmaya yaslanan ama anlatıyı merkeze alan bir popüler tarih çalışması.

Son sayfalara geldiğimde, elimde “bir yemek kitabı” değil, yemek üzerinden kurulmuş bir insanlık anlatısı tuttuğumu düşündüm. Çırpılı, tencerenin kapağını her kaldırdığında, içinden yalnızca buhar değil; köleler, işçiler, aşçılar, krallar, ev kadınları, tren yolcuları, kamp mahkûmları, çocuklar çıkıyor. Sofra, insanı eşitlemiyor belki ama birbirine mecbur kılan ince bir çizgi çekiyor.

Mutfağa yalnızca tarif almak için girenlerdenseniz bile, bu kitabı okuduktan sonra tabağınızdaki yemeğe başka gözle bakacağınızı hissediyorsunuz. Tarihin Tenceresinden, sofraya otururken tarihi de sandalyeye davet eden; hem lezzetli, hem düşünceli, hem de yer yer sarsıcı bir okuma. Benim için bu kitap, kütüphanede “Yemek” rafına değil, “İnsan Hikâyeleri”nin yanına konmayı hak edenlerden.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir